Unutulmuş hatıralarda gizli şehir

Nerde eski biz!

Posted by on May 13, 2016 in Şiirsel
No Comments

Ertelenmiş hikayelerimiz vardı bizim. Sokakta oynarken arabanın altına kaçan. Uğraşıp durup tozlanıp kirlenip el birliğiyle çıkarılan. Uzun uzadıya oynanılan. Ne güzel arkadaşlıklarımız vardı bizim. Ordan oraya sürüp giderken uzaklara. Bir ümidimiz vardı bizim. Hep ertelediğimiz planlarımızda tozlanmış, unutulmuş, sararmış; eskimiş birer yaprak misal zamanla yok olan. Oysa hergün aynı heyecanla uyanıp dışarı fırlarken o odadan, soba dumanında yoğrulan samimiyetimiz vardı bizim.

Yarınlarda ararken çocukluğumuzu, yitip giden boşa harcanmış hurdadan günlerimiz var bizim. Okul önünde içilen turşudan kızarmış o saf iki dudağın ardından bakan gülümsemenin güzelliği vardı yüzlerimizde. Yüzkırk karaktere sıkışmış anlamsız atarlarımız var artık bizim. Binlerce tuğlanın arasına sıkışmış yüksek yüksek tepelerdeki uçuk kaçık cihazlarımız var bizim. İçi boş, dışı loş anlamsız, değersiz kürklerimiz var. Çok aradık sonraları o üç kuruşluk çokopirenslerin tadını. Çok aradık zamanla yitip giden o muhabbetin tadını. Bazen ufak bir bez parçası hatırlattı bize eskileri. Bazen ninemizin resimleri. Bazen yumurcak mı yumurcak, tatlı mı tatlı çocukluk fotoğrafları. Bazense düşünmeye ancak fırsat bulduğumuz küçük zaman dilimleri. Yine kısa bir süre sonra çalan telefon ile bölünür o an ve unuturcasına döneriz geri.

Evet büyüdük artık. Vakit geldi birbirini ezmeye. Vakit geldi, önüne gelene sırt çevirmeye. Ucuzdan gülümseyip, arkasından kişnemeye. Evet vakit geldi, verdiğimiz tüm sözleri yemeye. Sırtımızı dönüp gülümseyip fotoğraf çekilmeye. Yitip giden güzel Türkçe’mizle anlamsızca konuşmaya. Sadece makam için binbir cambazlık yapmaya. Kirlene kirlene şanlanmaya!

Bakınız Ara Güler Bey ne kadar da güzel söylemiş:

“Ne adamlar var! Bana soruyorlar; ‘Sen ne marka makineyle fotoğraf çekersin?’ diye.

Fotoğraf makineyle mi çekilir?

Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum?

Roman daktiloyla mı yazılır?

Arkadaş (gözleriyle kalbini göstererek), fotoğraf burayla, burayla çekilir.

Ben singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim! Şunlara bak.

Alıyorlar leica’yı, canon’u, nikon’u ellerine, yola düşüyorlar.. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam…

Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam…

Çadır mı gördüler. dur! İki şipşak, tamam…

Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım… Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim!”

Yarını yaşamayı değerli kılacak olan, bügünün çok ama çok değerli olmasıdır. Her anın her saniyenin tadını, keyfini, muhabbetini yoğurarak yaşamaktır. Yarınlarda hiç hatırlanmayacak olan binlerce değersiz anlamsız uğraşla hemhâl olduk. Evvelden yanımıza aldığımız bir kaç sayfa kitap, yazı, uğraş varken; şimdilerde şarj aletleriyle doldu ceplerimiz. Bitip giden enerjimizi ileride ne ile şarj edeceğiz? Yarınlarda hangi paylaşımımız hatırlanacak? Hangi retweet en çok beğeni alacak. Hangi lafımız birer birer favori olacak ve gündeme oturacak. Birer anlamsızlık yığını haline geldik. Küçücük bir çocuğun o mükemmel masum gülümsemesini bile izleyemeyecek hâle geldik.

Nerde eski biz?! Nerde eski hayaller? Nerede günü değerli ve unutulmaz kılan anılar? Neyden süzülen tatlı nâmeler gibi geçip gitmeli günler. Acemşiran olmalı, yükseklerde dolaşmalı. Segâh olup akşamları tatlandırmalı. Saba olup kuvvetlendirmeli. Birer ışık olup, gönlümüzü titretmeli. Harf harf işlenip, aşk ile dokunmalı. Ömür geçip gittikten sonra ardında güzel bir manzara bırakmalı. Galata gibi zamanın karşısında dimdik, Ayasofya gibi heybetli, İstanbul gibi gizemli olmalı. Güzel yarınlara gebe bugünlerde, aşk ile muhabbet ile dokunmalı…

 

# # # # # # # # # # #